


— Tarlabaşı’na resim çekmeye gidiyorum.
— Aman dikkatli ol, bak orası tekin bir yer değil; dur ben de seninle geleyim en iyisi.
İşte dünyanın en güzel şehirlerinden birinde yaşamanın ne kadar zor olduğunu ispatlayan iki cümle. Metropolde yaşıyoruz, burada her çeşit insan var, tabi ki her yerde olduğu gibi burada da elimizi kolumuzu sallaya sallaya dolaşamayacağımız yerler var diye düşünebilirsiniz.
Oysa ben bunun aksini düşünüyorum. Kişileri suça iten ve tarih boyunca tartışılan o nedenler her ne ise; insanlarımızın içinde bir yerlerde hala saf ve temiz duygular olduğuna inanıyorum. Bugün içerde ‘adam öldürmek’ suçundan yatan bir adamla dışarıda bir yerde çay içip sıcak bir sohbete dalma fırsatını bulsak; belki de onun iç dünyasında neler olduğunu, hayatta başına neler geldiğini, nelere göğüs gerdiğini bilebilsek gözyaşları içinde ona hak veriyor halde bulacağız kendimizi.
Sorun şu ki artık yolda yürüyemez hale geldik, bir yandan çantamızı sıkı sıkı tutarken diğer yandan gözümüz etrafı tarıyor, göz yaşartıcı sprey cebimizde, karşıdan gelen tinercilere göre yol değiştirip zikzaklar çizerken, bankamatiğin önünde çok sıra olduğunu fark edip parayı kaptırmamak için başka bir yöne doğru yola koyuluyoruz.
İstanbul’un durumu malum. Korku içinde başımıza bir şey gelmeden günümüzü bitirip bir an önce güvenli sıcak yuvamıza dönemeye çalışıyoruz. Ama gündelik hayatın içinde fark edemediğimiz o kadar çok şey var ki... Resmen soluk alıp veren bu şehirde, o kadar farklı kültürden semtler var ki, Tarlabaşı da bunlardan bir tanesi. Onu özel kılan en önemli şey, herkesi korkutan bir yer olması. Hani mecbur kalmadıkça asla içinden geçilmez sokaklardır Tarlabaşı’nın arka sokakları. Taksiciler bile oraya girmeye çekinirler. Orada beni çeken bir şeyler olması çok mu tuhaf bilemiyorum, ama bir mimarın gözünde önemlidir Tarlabaşı.
Altkültür denen olguyu içinde barındırır ve derslere konu olur bu semt. Çoğunluğu Güneydoğu’dan, özellikle Mardin’den gelen, gelir seviyesi ortalamanın çok altında olan kalabalık ailelerin yaşadığı bir yerdir. Dışarıdan geleni kabul etmeyen bu kendi içine dönük semt, eski Türk filmlerinin tadını uyandırır bende.
Mahalleler çöp doludur, insanlar her zaman kapılarını açık tutarlar ve çocukları kapının önünde oynarken anneleri ellerinde örgüleri sohbet ederler. Çamaşırlar muhakkak iplere asılmıştır, bebekler leğenlerde yıkanırken, birileri patlıcan soyar, keman sesini uzaklardan da olsa mutlaka duyarsınız. Biz oralardan nasıl korkuyorsak, onlar da bizlerden bir o kadar korkuyorlar; onların bu mutlu ve huzurlu düzenini bozmamızdan korkuyorlar.
İstanbul’un eğlence hayatına yön veren kaotik bir semtte dünyaya gelmenin bazı bedelleri var elbette. Marjinallik bu semtin yaklaşık 30 yıllık geçmişinde var olan bir olguydu. Bir dönem basit işlerle algılanan marjinallik, daha sonra seks furyasının temel işgücünü yaratmış, bir dönem bazı alanlarda ekonomik rant üzerine işlenmiş, cinsellik tabanına dayalı alt kültürlerin barınmasına neden olmuştur. Bugün semtte uyuşturucu ticareti ve kumar gibi gizli mekân isteyen işlerin temelde yuvalandığı marjinal işler gündemdedir. Oysa marjinallikten biz çok şey anlayabiliriz. Tarlabaşı bugün kent çöplerinin sınıflandığı, depolandığı, ayrıştırıldığı pek çok bordrosuz emekçinin çalıştığı semtlerden bir tanesi.
Gençlerin çoğu işsiz ve suç oranı oldukça yüksek. Ellerinde cep telefonu, köşe başlarında toplanan gençlerin en büyük eğlencesi gündüz sohbetleri. Çoğu yıkılmaya yüz tutmuş eskiyen binaların arasında sanki bu kadın ve çocukları korumaya yeminli askerler gibi mahallede nöbet tutuyorlar. İstanbul’un tam göbeğinde, farklı bir İstanbul’da yaşıyorlar sizin anlayacağınız.
2005 yılında yürürlüğe giren yasa ile Tarlabaşı’na yeni bir kentsel kimlik kazandırmak isteyen Bakanlar Kurulu ve Beyoğlu Belediyesi, Tarlabaşı’nın dar sokaklarının ve düşük parselli evlerinin, Tarlabaşı’nın değerini düşürdüğünü ve zamanla bu evlerin konut olarak kullanılmaktan çıktığını düşünüyor. Söylentiler, Tarlabaşı “ıslah” çalışmalarının, bölgede oturan “marjinal” grupların başlarını belaya sokacağını gösteriyor. Çünkü Tarlabaşı “temizlenmek” için öncelikle “boşaltılacak”. Yani buradaki yoksullar, travestiler, Kürtler, “Çingeneler”, kapkaççılar, esrar satıcıları vs. bölgeden uzaklaştırılacak. Bu haber, özellikle Beyoğlu sakinlerini sevindireceğe benziyor. Ama Tarlabaşı’ndaki yoksulluğun ve diğer şeylerin yalnızca boşaltmak suretiyle temizleneceğini söylemek biraz güç. En azından bu insanların daha sonra nereye yerleştirileceği konusunda herhangi bir haber bugüne kadar yayınlanmadı. Daha çok, Beyoğlu’nun, Tarlabaşı’nın bugün bir “handikap” olarak görülen dokusundan kurtulacağı yolunda “müjdeli” haberlerle kamuoyu konuya ısındırılıyor gibi görünüyor.
Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ise projenin Tarlabaşı ayağının geleceğine ve gerçekleştirilme sürecine ilişkin çok önemli bir ipucu vermiş ve geçen yıl yaptığı bir açıklamayla şöyle demiş, “Tarlabaşı’nı İstanbul’un Champs Elysees’i yapacağız. Yürütülecek dönüşüm projesiyle İngiliz, Amerikan ve Arap sermayesi de ilgileniyor”. Yani Tarlabaşı bir iş merkezi haline gelecek, oradaki gayrimenkullerin değeri artacak. Peki eski sakinler, mülk sahibi olsalar bile orada yaşamaya devam edebilecekler mi? Burada, dönüştürülen yaşamın maliyetini karşılayabilecekler mi? Ya da Tarlabaşı’nın yeni sakinleri kimler olacak? İşte bu soruların cevabı henüz yanıtlanmış değil. Orada hayatını sürdüren kesimin bundan sonraki hayatlarında nasıl yaşayacağı, kendilerince oluşturdukları kültürün dağılmasının sebep olacağı ruhsal çöküntüleri nasıl iyileştirecekleri kimsenin umurunda değil.
İstanbul’un Avrupa’nın kültür başkenti olması için uğraşan beyinlerin İstanbul’un atardamarlarından bazılarını kesmesi gerekmiyor alışveriş merkezleri, oteller, ticari binalar ve kurumsal yapılar inşa edebilmek için. Yoksulluk, göç, suç, kente uyum süreci ve marjinallik gibi dinamikleri içinde barındıran bir semt için yer yerinden oynuyor ne tuhaf değil mi?
Kentsel yenileme ve dönüşüm projeleri ciddi proje süreçleri olduğu kadar, çok disiplinli bir iştir. Bu süreç sadece mimarlık ve koruma kapsamında ele alınmamalı, ekiplerde sosyolog, antropolog ve hukukçular çalışmalıdır. Tek bir mimarın çabasıyla dönüşüm projesi elde edilemez. Tarlabaşı'nda yenileme projesi uzun soluklu ve ciddi bir ekip çalışması, semtteki gayrimenkullerin mülkiyet durumlarının ayrıntılı etüdünün yapıldığı, sağlam finansal stratejilerle, sosyal adaletçi ve katılımcı ilkelerle gerçekleştirilebilir. Aksi takdirde yenileme bir "kâbusa" dönüşebilir. Yeni yasayla birlikte meslektaşlarımın mimarlığın etik davranışına uygun çalışmalar yapacağını umuyorum.
Kaynakça:
• Ünlü, A. ; Alkışer, Y. ; Edgü, E. (2000) Fiziksel ve Sosyokültürel
Değişim Bağlamında Beyoğlu'nda Suç Olgusunun Değerlendirilmesi, İstanbul Teknik Üniversitesi Araştırma Fonu, No. 1094.
• Ünlü, A. ; Ocakçı, M. ; Edgü, E. ; Alkışer, Y. ; Ülken, G. ; Apak, S. ; Tonbul, Z. ; Cimşit, F. ; Yücel, G. ; Özden, T. (2004) Avrupa Birliği Uyum Programları Kapsamında Pilot Bölge Olarak Beyoğlu Çöküntü Alanlarının Aktif Kullanım Amaçlı Rehabilitasyonu Projesi, TC İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Emlak İstimlak Daire Başkanlığı, Yerleşmeler ve Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü, Şehircilik Atölyesi.
By Tuana62 Mayıs 2007
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder